8 Mayıs 2015 Cuma

İstiklal Marşı Kabulü, Öyküsü, Tahlili

İstiklal Marşı Kabulü, Öyküsü, Tahlili


Milli marşımızın kabulünün 95.yıl dönümüdür 12 Mart. 1920 yılında ilk TBMM’de Mehmet Akif’in “Kahraman ordumuza” ithaf ettiği ve dünyada bir eşi, benzeri olmayan marştır İstiklal Marşı…
Peki, nasıl ortaya çıkmıştır, hangi duygularla ve manası nedir; neden marş denmiştir?
Fransızların zafer marşı var da neden bizim gibi bir milletin, yedi iklime karşı savaşarak zafer kazanan bir milletin neden marşı yok denildi ve bu duygularla TBMM, bir yarışma açtı. Yarışmaya herkes katılabilirdi ki zaten teşvik için de 500 Lira ödül konuldu; ödül gerçekten güzeldi o zaman için..
734 şiir yollandı Meclis’e. Sadece 6 adeti kaldı oylamalara ama Mehmet Akif Ersoy ucunda ikramiye olduğu için kabul etmiyordu yazmayı. Bunu bilen Ersoy’un arkadaşı Hasan Basri Bey  (aynı zamanda Balıkesir milletvekili ), Hamdullah Suphi’nin yardım ricasını kırmayarak Mehmet Akif’i marşı yazmasına ikna etmiştir. Şöyle ki: 
Hasan Basri Bey ile Mehmet Akif Ersoy, Hasan Bey’in evinde bir akşam otururken Hasan Basri Bey eline kağıt – kalem alıyor. Kağıdın üzerine dikkatlice eğilerek bir şeyler yazıyor. Bu durum Akif Bey’in dikkatini çekiyor ve soruyor :
-          Ne yazıyorsun?
-          İstiklal Marşı yazıyorum…
-          Seçilecek şiire para verilecek, içinde para olan bir şeye nasıl katılırsın?
Ve Basri Bey Marşımızın yaratıcısını harekete geçirecek o cevabı verir :
-     Yarışma kaldırıldı. Seçilen şiire para verilmeyecek. Milli Eğitim Bakanı bana bu konuda güvence verdi.
Bunun üzerine Mehmet Akif duruyor ve bir şeyler aranıyor. Gaz lambasını kaptığı gibi çalışma odasına geçiyor sonunda. Basri Bey, Akif Bey’in bu hallerine alışık olduğu için – ne zaman şiir yazacak olsa bu krizleri tutarmış merhumun – karışmıyor. Yalnız içeriden gelen gelen acı acı sesler onun merakını iyice kamçılıyor. Sessizce bekliyor ve tıkırtılar kesilince içeri giriyor.
Giriyor ki Mehmet Akif Ersoy’un tırnakları kan içinde ve çalışma odasının duvarında şu cümle “ Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak”…
O geceden sonra 12 Mart 1921’de teslim edilmek üzere İstiklal Marşı tamamlanıyor. Meclise getirilen marş, birkaç vekilin itirazına rağmen çoğunluğu alarak “Marşımız” oluyor. Öyle seviliyor ki iki kere okunuyor. Bu arada Hamdullah Suphi Bey, marşımızı ilk okuyan kişi ünvanına layık oluyor.
İstiklal Marşı’nın kabulünün ardından Mehmet Akif Ersoy’a ikramiye takdim ediliyor ama o yeniden geri çeviriyor. Oysa ki buna ihtiyacı var çünkü o zamanlar 8 çocuğa bir memur maaşı ile bakmaya çalışıyor. Geri çevirmesinin nedeni de açık: Kahraman milletine hediye ediyor marşı!
 İstiklal Marşı’nın ilk hali Arap alfabesiyle yani o zamanın Türkçesi olan Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır çünkü yeni alfabe 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edilmiştir; oysaki İstiklal Marşı 1921’de – hatta Cumhuriyetin ilanından bile eski – kabul edilmiştir.
Söylemeden geçmek olmaz, İstiklal Marşı ilk olarak Ali Rıfat Çağatay tarafından besteleniyor, 1930 yılına kadar kabul edilen ve kullanılan beste Osman Zeki Üngör’ün 1922’de hazırladığı yeni besteye yerini bırakıyor. 
İstiklal Marşı Tahlili ve Mehmet Akif Ersoy’un Şiir Anlayışıyla İlişkisi
İstiklal Marşı’nı biçim olarak incelediğimizde marşın 10 kıtadan oluştuğunu görüyoruz. Marş, 9 dörtlük 1 beşlikten oluştuğu için bölümlere dörtlük demek yerine kıta demek gerekiyor.
Mehmet Akif Ersoy, eski şiire bağlı kalan bir şair olduğu için marşımız da eski düzene tabiidir. Şiirde zengin ve tam uyak kullanılırken sanıldığının aksine hece vezni değil aruz vezni ( Osmanlı zamanında kullanılan kaynağı Doğu’ya dayanan ölçü tipi) kullanılmıştır. Kullanılan aruz kalıbının ilk iki kıt'aya aktarımı şöyledir :

Vezin :
-        *       -     -     /  *   *   -    -     / *     *   -       -    /    -      -
fe      i      lâ  tün/ fe    i   lâ tün/  fe     i   lâ     tün / fa'lün

Korkma sönmez/ bu şafaklar/da yüzen al /sancak
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

Sönmeden yur/dumun üstün/de tüten en / son ocak.
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

O benim mil   / letimin yıl/dızıdır, par/layacak;
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

O benimdir,/ o benim mil/letimindir/ ancak.
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

Çatma, kurban / olayım çeh / reni ey naz / lı hilâl,
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

Kahraman ır / kıma bir gül! / Ne bu şiddet, / bu celâl
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

Sana olmaz, / dökülen kan / larımız son / ra helâl?
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

Hakkıdır, hak / ka tapan mil / letimin is / tiklâl.
fe i la tün/ fe i la tün/ fe i la tün fa'lün

İstiklal Marşımız “Korkma” diye başlar ki bu ancak Mehmet Akif  Ersoy’un elinden çıkardı çünkü burada buram buram İslam ideolojisi yatıyor.
H.z Muhammed’in hicreti esnasında onun peşine düşenlerden korunmak amacıyla bir mağaraya girmişlerdi Hz Muhammed ve H.z Ebubekir. H.z Ebubekir’in çok korktuğunu gören  H.z Muhammed, onun omzuna dokunarak: "Ey Ebu Bekir! Korkma! Hiç şüphesiz, Allah bizimledir!" buyurmuştu. İlk dizedeki “Korkma” buna işarettir. Aynı zamanda halkına gerçekten korkmaması gerektiğini söylemektedir.
Hayatı boyunca İslam ideolojisini savunan ve Türkçülük akımına karşı çıkan Mehmet Akif, şiirlerinde de bu ayrımı dile getirmiştir.  Bu harika marş, Mehmet Akif’in İslam’a duyduğu aşk ile daha da güzelleşmiştir.
Devamında “Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” diyecektir Ersoy. Anadolu topraklarında bir tek ocak kalıncaya kadar savaş olacaktır diyor, son nefer son fert son insan kalıncaya kadar Anadolu’nun kendisini savunacağını; vatanı için kendini feda edeceğini hatta ettiğini vurguluyor. Savaştan yeni çıkan bir toplumun yüreğine en çok dokunan dizelerden birisidir bu..
İkinci dize “Nazlı Hilal” diyerek bayrağa seslenen Ersoy, onun vatana küsmemesini söylüyor. Harika bir teşbih ile onu çatık kaşlı birisine benzetiyor ve haykırıyor :” Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal !”
Üçüncü dizede özgürlüğünü haykırıyor şair. Şairimizin bu duygusu, Safahat’ta bulunan Çanakkale Şehitlerine adlı şiirde de var. Türk’ün, milletin hep özgür olduğunu, özgür olacağını söylüyor.
Dördüncü dize, tek kelimeyle harika... “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar “ derken Avrupa’nın tankından tüfeğinden bahseder.  Onların ne kadar kalabalık olduğunu çelikten duvar diyerek tarif eder. Devamında da der:  “Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” ki bu da Akif’in dini duygularının dışa vurumudur. “Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar” derken müthiş bir kinaye yapar. Hem ulumak eylemini kullanır ki Avrupa’yı tek dişi kalmış uluyan bir canavara benzetir hem de Türk milletine “yücesin, büyüksün” der. Devrinde Avrupa’nın medeniyet eşiği olmasını da eleştirir “‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?” diyerek…
Tüm 10 kıtada sürekli bir seslenme, bir nida vardır ki bu da çok güçlü bir lirizm verir marşa. Türk milletine, Anadolu’ya, gelecek nesile, bayrağa seslenir; adeta şiiriyle konuşur şair. Öyle ki beşinci dize de “Arkadaş” der ve öğütler “ Yurdumu alçaklara uğratma sakın!”
Altıncı dizede “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme” der; şehitlerimizi, şehit kanları ile sulanmış topraklarımızı hatırlatır bize. Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Kütahya’da, İzmir’de ve Anadolu’nun her karışında vatan için ölen yiğitleri, anaları, çocukları hatırlatır.
Yedinci kıtada vatanı bir cennete benzetirken, sekizinci kıtada vatanda dalgalanan bayrak yanında ezanları da ister. Bu tam bir Akif ideolojisidir. O asla Anadolu’yu ezansız düşünemez, Türklükten ya da kavmiyetten önce hep din gelmiştir onun için.
Dokuzuncu kıtada şehitlik mertebesinden bahseder; şehitlerin dirilmesinden bahseder. Şehidin mezar taşının bile – ki o da varsa diyor; varsa diyor çünkü bu topraklarda mezar taşı olan şehit şanslı sayılıyor -  secdeye kapandığı ama şehidin başının layık olduğu yere yani göğe mutlaka ereceğini söylüyor.
Son kıtada yine bayrağa sesleniyor ve  o müthiş dizesiyle noktalıyor “ Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal” . Son dize onun hayat felsefesini, vatan anlayışını dile getiren nadide bir hazinedir..
Mehmet Akif Ersoy, bu marşı Safahat kitaplarına almıyor çünkü bu marşı “Milletin marşı “ olarak niteliyor; kendisinin saymıyor. Büyük bir alçak gönüllük ve mütevazılık gerçekten de… 

Dilin Tanımı ve Dil Kavramının Boyutları

il hakkında birçok tanım vardır. Dilin boyutlarını anlamak için bu tanımlara bir göz gezdirmek gerekir:

              Edward Sapir : “ Dil, yalnızca insana özgü olan; düşüncelerin, duyguların ve isteklerin, iradeyle üretilmiş semboller kullanarak iletilmesini sağlayan ve içgüdüsel olmayan bir yöntemdir.”  Sapir, dili bilinçli bir yaklaşım olarak görür; alfabeyi ise duygu ve düşünceleri ileten semboller olarak görür. Yani dile suni bir yaklaşımda bulunarak bir nevi dil duygusu denen şeyi yok sayar. Bir diğer tanım ise farklı bir bakış açısı sunacaktır bize…

             Prof. Dr. Muharrem Ergin : “ Dil, insanlar arasındaki iletişimi sağlayan tabiî bir vasıta; kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; seslerden örülmüş muazzam yapı; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir.” Muharrem Hoca’nın tanımı daha açıklayıcı ve daha nettir. Gerçekten de her insanın bir dil duygusu vardır ki yoksa zaten millet ve dil kavramı bu kadar iç içe geçemezdi.

             Prof. Dr. Doğan Aksan ise dili şu şekilde tanımlamaktadır : “ Dil, düşünce, duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak ögeler ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir.”

Dilin tanımı gerek Türk gerekse de yabancı birçok araştırmacı tarafından yapılmıştır. Bu araştırmacılar bazı noktalarda ayrılsalar da aslen onların da ortak noktası dilin bir iletişim aracı olduğudur. Evet, dilin ilk ve en önemli görevi anlaşmayı sağlamaktır; lakin bu onun biricik özelliği de değildir. Dilin özellikleri ve bazı kavramsal boyutları, asla göz ardı edilemeyecek işlevleri vardır.

1. Dil İletişimi Sağlar.

                İnsanlar arasında iletişimi sağlayan birçok unsur vardır: Trafik levhaları, jest ve mimikler, renkler, nesneler… Ama bunların arasında en işlek olanı dildir. Dil, insan iletişimin doğal bir ürünü olduğu için asla yok olmayan en garantili yoldur.

2. Dil, Düşünme Aracıdır.
 
                Zihin ürünleri ortaya koyan yegane şey dildir. Dilin duygu ve düşünceleri ortaya koyması, düşünceleri değerli kılar. Eğer dil olmasaydı düşüncelerimizin herhangi bir değeri kalmazdı. Ayrıca düşüncelerin paylaşımla çoğaldığı göz önünde tutulursa bir zindana hapsolmaktan farksız olurdu dil ve iletişim olmazsa düşüncelerimiz.
 
3. Dil Bir Sistemdir.
            
             Dil, doğal bir sisteme, döngüye sahiptir. İnsandan farksız bir işleyişi vardır aslında. Bir dil doğar, gelişir ve daha sonra da ölür. Kullanımdan kalkan sözcüklere ölü sözcükler denir hatta. Tam bir matematiksel sistemle döner diller. Bu bakımdan kesinlikle iyi işleyen bir sistemdir dil.
 
4. Dil Canlı Bir Varlıktır.

                Dil tamamen organik bir varlık gibi işler. Kendi içinde kuralları vardır, toplumsal değişimlerden etkilenir, sözcükleri yaşar - ölür – gelişir.  Toplumdaki değişimler önce dili etkiler, yabancılaşma ya da gelişme direk dilde başlar. Toplumun kadrajıdır dil.
 
5. Dil Kesinlikle Şahsi Değildir; Toplumsaldır.
 
Dil bir kamu malıdır. Kimsenin şahsi mallı ya da tapulu mülkü değildir. Tamamen toplum yaşantısına göre gelişir. Öyle ki toplum yaşantısına göre kelime dağarcığı gelişir insanın, toplum yapısına göre zenginleşir ya fakirleşir milli dil. Bir dile bakmak, onun şifresini çözmek toplumla da doğrudan alakalıdır. Bu bakımdan dil – toplum – insan arasında gerçekten sık bir bağ vardır. Dil, toplumdaki nesiller arasında da bağ kurduğu için tam anlamıyla mihenk taşıdır. Geçmişi geleceğe, geleceği diğer nesillere taşır. Ayrıca diğer toplumlarla anlaşmada da büyük rol oynar. Bu bakımdan dili gelişememiş bir toplum da gelişmiş sayılmaz.
 
Dil Kavramının Boyutları

                Dil kavramına tek bir pencereden bakmak onu gerçekten küçümsemektir. Sadece sürekli kullandığımız bir şey olduğu için çok fark edemediğimiz boyutları olan dile, kavramsal boyuttan bakmayı öğrenmeliyiz artık.
               
  • Dil – Düşünce Boyutu
Kişilik aslında dilde gizlidir çünkü bir birey kendisini ancak dil ile ifade eder. Düşünceler, belli oranda dilin eseridir. Geçmiş, gelecek, şimdi, bilgi ve hayat sürdürme dil olmadan imkansızdır. Bu arada açıklık getirmek gerekir ki dilden kastım sadece konuşmak değildir. Sağır ya da dilsiz bir insan da kendini ifade etmek mecburiyetindedir; zaten işaret dilleri bu yüzden vardır. Bu bakımdan bahsettiğim tüm olgular bir şekilde dili kullanan tüm insanlaradır.
 
Dil bilimcileri, dile ve düşünceye farklı açılardan bakmışlardır. Kimisi düşünceyi kimisi dili öne plana çıkarmışlardır ama hepsinin anlaşma noktası dil ve düşüncenin sıkı bir ilişki içinde olmasıdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğin dil olduğunu düşünürsek dilin gelişiminde düşünceyi, beyin fırtınasını, bilgi aktarımını görürüz. Bu bakımdan şunu desek çok da yanlış yapmış sayılmayız: Dil düşüncenin evidir.
 
  • Dil – İnsan Boyutu
İnsan dil olmadan, kendisini ifade etmeden var olamaz. Havanların da buna benzer bir sistemi vardır. Doğadaki her varlık bir şekilde birbiriyle ilişki içindedir ki bunu da yapan şey iletişimdir.
 
Dil insanlar arasında iletişimi sağladığı için evet gayet önemlidir ama daha önemli bir işlevi de insanlar arasında ortak duygu ve düşünceler oluşturarak onlara bir toplum dayanağı oluşturmasıdır. Bu bakımdan da millet olmanın toplum olmanın koşullarından birisi dildir.
 
İnsan dili sayesinde düşünme ve muhakeme özelliğini kazanır. Dil ile iletişim; ile bilgi aktarımı dolayısıyla muhakeme özelliği gelişir.

  • Dili Algılama Boyutu 
İnsanlar dış dünyayı duyu organları ile algılar ve kavrar. Beş duyu organımız bize bu yüzden bağışlanmıştır. Dünyayı algılayan insanın zihninde bir şekil meydana gelir; buna kavram denir. Kavramlar ise dille ifade edilir. Yani insan algıladığı dış dünyayı diğer insanlara dil aracılığıyla anlatır. Bu anlatım bilimsel gelişimin temelidir aslında çünkü bilim ancak birikimle gelişir. Birikim için de kavramların dil ile gelecek nesillere aktarılması gerekir.
 
Türk toplumu görme duyusuna diğer milletlerden daha sadıktır. Hatta bakmak ile görmek arasında kırmızı bir hat çeker. Her insan bakma eylemini kendi içinde paradigma olarak yapar. Yani herkes bakılan şeyde aynı şeyi görmez. Bu bakımdan bir “kedincelik” vardır. Kendince olan bakış açısı başkasıyla dil aracılıyla paylaşılır ve böylece gelişme denen olgunun ilk kıvılcımı meydana çıkar.

Dilin Tanımı ve Dil Kavramının Boyutları

  • Dil – Sembol Boyutu
Dil anlaşma ve iletişim aracıdır bu bakımdan birçok kişinin aklına direk konuşma gelir. Oysaki konuşmaktan ötedir iletişim.  Son yüzyıllarda oldukça popüler olan beden dili de bir iletişim biçimidir ama elbette milli dilden daha evrenseldir. Yalnız beden dili de bir sistemdir ve sembollerden meydana gelir. Tam da bu noktada alfabeden bahsetmek gerekir ki alfabe dilin sistemleşmiş sembolleri olarak tanımlanır.
 
Dilin alfabede başka sembolleri de vardır. Sonuçta iletişim, alıcı – gönderici – kanal ve mesajdan oluşur. Kanal, illa ki konuşmak ya da yazmak olmayabilir. Örneğin trafik levhaları özel sembollerle iletişimi sağlar. Sanat dediğimiz olgu da aynı düzendedir. Bir resim bize mesaj iletebilir.
 
Renk ve nesnelerin de insanlara bir şeyler ifade ettiği de kaçınılmazdır. Örneğin yeşil doğa, mavi huzur, kırmızı aşk – cinsellik – kızgınlık gibi şeyleri ifade eder. Çiçeklerin de kendine göre anlamları vardır : gül ve karanfil aşkı çağrıştırır,papatya masumiyeti ve saflığı gibi..
 
Velhasıl kelam, dil denilen olgu daha hakkında binlerce makale yazılacak kadar geniş ve önemli bir konudur. Bu bakımdan dil kirlenmesini, bozulmaları hoş karşılamak başlı başına yaratılışa ihanettir.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı


Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı, 1923 yılından başlayarak günümüze kadar gelen edebiyattır. Bu edebiyatı anlamak için öncelikle bu edebiyatın oluşumunu, safhalarını bilmek gerekiyor. Nitekim bu edebiyatın kaynağı Atatürk ve devrimleri kabul edilmektedir.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının Oluşumu

Cumhuriyet devri Türk edebiyatını meydana getiren asıl unsur, yedi iklimin yok etmek için saldırdığı Türk milletinin var olma mücadelesidir. Bir imparatorluğun yıkılıp yerine konan ulus – devlet anlayışının hayatta kalma ve büyüme mücadelesidir. Bu bakımdan da edebiyatımızda özel bir öneme sahiptir.

Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra ulus egemenliğine dayalı, laik bir hukuk devleti kurulması amaçlandı ve tüm halk – sanatçılar – aydınlar bunun için uğraştı. Bu uğraş, her alanda köklü değişiklikler, devrimler gerektiriyordu.  Öncelikle yönetim biçimi değişti ve Cumhuriyet ilan edildi.  Daha sonra Halifelik kaldırıldı ve yerine Diyanet İşleri kuruldu. Başkent Ankara oldu ve dil ile tarih alanında çalışmalar yapılmaya başlandı. Bu çalışmalar kurumsallaştırıldı 1931 yılında Türk Tarih Kurumu, 1932 yılında Türk Dil Kurumu oluşturuldu.  Bu alanlardan sonra eğitim, ticaret, sosyal, hukuk, ekonomik, sanayi alanlarında atılımlar gerçekleştirildi. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bir millet uyanıyor ve gelişiyordu.

Yukarıda gelişmeler, edebiyata da ön ayak oldu. Türk edebiyatında hareketlenmeler başladı. Aslen Türk edebiyatı, Milli Mücadele döneminde Kurtuluş Savaşı’nın heyecanıyla Anadolu’yu merkez alan bir edebiyat kurmuştu ve buna “Memleket Edebiyatı” deniliyordu. İşte bu memleket edebiyatı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devam etti. Bu akımla birlikte Türk şiirinde “Beş Hececiler” dönemi başladı. Bu şair topluluğu Anadolu’yu yücelten, onu merkeze alan bir yönelim içinde yani Anadolu aşkıyla eserler verdiler. Bu bakımdan şiirlerinde halk şiirinin biçim ve özellikleri de görülüyordu.
Beş Hececiler gibi Anadolu’yu konu alanlar olduğu kadar bağımsızlar da vardı. Bağımsızlar, Beş Hececiler yanında Saf Şiir anlayışında olan ve Milli Mücadele döneminin şiir özelliklerini takip eden şairlerimiz de vardı. Bu bakımdan bu dönemi yekpare bir anlayışta toplamak zordur.

Yukarıda bahsedilen durumdan dolayı edebiyat tarihçileri, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını 3 bölümde inceler :

  1. 1923 - 1950 arasında Milli Edebiyat dönemi etkisindeki ve Atatürk ile kurulan devleti yücelten, Anadolu’ya yer veren edebiyat
  2. 1950 - 1980 siyasi – ideolojik karmaşaların yaşandığı ve edebiyatımıza farklı bakış açılarının girdiği dönem edebiyatı
  3. 1980 askeri darbesiyle başlayan ve günümüze kadar uzanan bireysel – felsefi edebiyat dönemi
Cumhuriyet’in kuruluşundaki gelişmeler, ondan sonraki siyasal ve sosyal değişmeler, darbeler, asker – egemen kültür, toplumsal yapıdaki değişmeler edebiyatımızı iyice hareketlendirmiş ve Cumhuriyet döneminin oldukça hareketli ve renkli geçmesini sağlamıştır. Böylece hem şiir hem roman hem de hikayede konu ve biçim yelpazesi fazlaca genişlemiştir.

Bütün bu gelişmeler ve Cumhuriyet dönemine genel bakışın ardından bu dönemdeki edebiyat, kafa karışıklığı daha iyi anlaşılacaktır. Hasta adam olarak nitelendirilen Osmanlı’nın yıkılarak doğan bu Türk Ulus egemenliği kimi zaman bocalama ile kimi zaman düşe kalka büyümüştür. Unutulmamalıdır ki Osmanlı “Hasta Adam” ise Cumhuriyet yeni doğan bir bebektir.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın Genel Özellikleri

Mili edebiyat döneminde Genç Kalemler adlı dergide kıvılcımlanan “Yeni Lisan” hareketi, bu dönemde de devam etmiştir.  Özellikle Türk Dil Kurumu çalışmalarıyla dilde yenilenme hareketi hız kazanmıştır.

Bu dönemde yeni kurulan bir ulus devletten bahsettiğimiz için sanat anlayışımız “Toplum için sanat” anlayışıdır. Topluma hitap eden bir sanatın dili de elbette halk ağzına yakın olmalıdır ki bu bakımdan da yukarıda bahsedilen dil çalışmaları edebiyat tayfasınca desteklenmiştir. Aslında yapılan dil çalışmalarına, halk da katılmıştır. Öyle ki yabancı sözcüklerin yerine kullanılacak sözcükler, gazeteler aracılığıyla halka sunulmuştur ve bu şekilde bazı kelimeler dilimize monte edilmiştir.

Türk şiiri, 1940 II. Dünya Savaşına kadar, Milli Edebiyat ve Milli Mücadele edebiyatı etkisindedir. Ama işler 190 ve 1980 sonrasında değişmiş, daha bireyselci ve felsefi yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

Etki babına da gelirsek de bu dönemde de Türk edebiyatı, Fransız edebiyatını örnek almış, Batı edebiyatı ve akımlarını yakında takip etmiştir. Takip ettiği ve sıkça kullandığı akımlar ise: Pozitivizm, Romantizm ve Realizm’dir.

Cumhuriyet edebiyatının temelinin Kurtuluş Savaşına, Atatürk’e ve onun devrimlerine dayandığını yukarıda söylemiştik. Bu bakımdan şiirde, romanda, hikâyede, tiyatro ve birçok türde milli ve hamasi konuların işlenmesi zaruri hissedilmiş, bir nevi bir zafer coşkusu tüm edebiyatımızı sarmıştır. Ayrıca bu dönem edebiyatında bir modernleşme ve millet olma çabası da göze çarpar; hak verilmesi gerekir ki Osmanlı bir imparatorluktu ve çok ulusluydu; ayrıca gerek din gerekse da yozlaşma yüzünden oldukça geri kalmış Cumhuriyet’e adeta kültür harabesi bırakmıştı Osmanlı.

Milli edebiyat ile başlayan halka inme çabası, Cumhuriyet döneminin refah ve çalışma ortamında hız kazanmıştır. Anadolu’yu kalkındırma, sanatı ve edebiyatı geliştirme, edebiyatı halkla birleştirme görevi elbette ki Cumhuriyet sanatçılarına verilmiştir. Anadolu insanını tanıma ve ülkeyi sanatsal olarak kaldırma bu dönem sanatçılarının biricik emeli ve görevi olmuştur. Bu dönemde edebiyat, İstanbul dışına çıkarılan Mili Mücadele dönemi edebiyatının tüm Anadolu’yu kapsaması şeklinde genişlemiştir.

Cumhuriyet dönemi sanatçılarının bir görevi de Cumhuriyet devrimlerini halka tanıtmak ve halk ile devlet arasında bir bağ kurmak olmuştur.  Bu dönemde Ziya Gökalp üstat kabul edilmiş ve onun “yerli olana ve halka doğru gidilmesi” ilkesi benimsenmiştir. Ülkenin hem siyasal hem ekonomik alanda kalkındırılmasının gereği olarak halkın eğitim ve refah seviyesinin yükseltilmesi görülmüş ve bu görev de Cumhuriyet sanatçısına layık görülmüştür.

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının bir diğer kaynağı da halk bilimi yani folklordur.  Türk Halk Sanatları ve Folkloru oldukça önemsenmiş ve bu bakımdan da Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının ana kaynağı olarak belirlenmiştir. Karacaoğlan, Yunus Emre, Köroğlu başta olmak üzere Halk şairleri örnek alınmıştır. Aşık Veysel gibi halk ozanları ünlenip halka tanıtılmıştır.

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının şiir devresinde yukarıda görülen nedenlerin de etkisiyle şiirlerde ölçü olarak hece ölçüsü benimsenmiştir. Dil de günlük konuşma diline indirgenmiştir. Zaten Türk Dil Kurumu çalışmaları ile dil, tam bir arınmaya gidiyordu, kullanılacak çok fazla eski sözcük kalmamıştı.

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının şiir dönemi, biçim açısından da değişmiştir. Garip akımıyla serbestleşen ( Aslında ilk serbestleşme Tevfik Fikret ile olmuş, Tevfik Fikret “Sis” şiirinde özlenilen değişikliği yapmıştır ama Garip akımının tesiri kadar etki edememiştir.) şiir bu dönem de daha da serbestleşerek düz yazıya yaklaştırılmıştır. Diğer dönemlerde korka korka söyleyebileceğimiz tespiti direk bildirebiliriz: Bu dönem serbest şiir dönemidir.

Bir düşünürsek Osmanlı döneminde yapılan saray edebiyatını anlayacak bir hanedan ve saray çevresi kalmamıştır. Ayrıca Cumhuriyet bir devrimdir ve devrimlerin en önemli özelliği bir yıkım getirip yeni bir şey inşa etmek ve asla eskiye dönmemektir. Cumhuriyet bir devrim olduğu gibi onunla beraber yaygınlaşan Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı da devrimdir. Bu bakımdan ne Saray edebiyatına ne de bu edebiyattaki konulara, dile geri dönülebilirdi. Yapılacak en kapsamlı iş, Halk edebiyatını temel alan bir edebiyat kurmaktı ki zaten Cumhuriyet de halk ürünüydü. Cumhuriyet dönemi sanatçıları da bu işi başarıyla yerine getirdi.

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı, 1923 yılından başlayarak günümüze kadar gelen edebiyattır. Bu edebiyatı anlamak için öncelikle bu edebiyatın oluşumunu, safhalarını bilmek gerekiyor. Nitekim bu edebiyatın kaynağı Atatürk ve devrimleri kabul edilmektedir.

Milli Edebiyatın Zevk ve Anlayışını Sürdüren Sanatçılar

Milli Edebiyatın Zevk ve Anlayışını Sürdüren Sanatçılar


Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı 1923 yılından başlayan ve günümüze kadar devam eden edebiyat dönemidir. Bu dönem, insanların ve toplumun hayat değişimlerine göre çeşitlenmiştir. Bahsedilen dönem, yek pare bir konunun kıskacında olmadığından çeşitli dönemlere ayrılmıştır. Biz bu yazıda, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı döneminde milli duygu ve düşünceleri edebiyata yansıtan Milli Edebiyat zevk ve anlayışını sürdüren sanatçıları işleyeceğiz. Ama önce Milli Edebiyat zevkini anlamalıyız…

Milli Edebiyat Zevk ve Anlayışı

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nda Milli Mücadele ve Milli Edebiyat anlayışını sürdüren şairler, yazarlar vardır. Bu sanatçıların yaptıkları edebiyata Memleket Edebiyatı da denmektedir.

Memleket Edebiyatı, en genel tabiriyle memleket aşkını işleyen romantik ve umut dolu, yüzü Anadolu’ya dönük bir edebiyattır. Milli romantik duyuş olarak da isimlendirilen bu edebiyatın kaynağı halk ve Anadolu’dur. Yani milli kaynaklar esas alınır.

Bu dönem ve anlayış sanatçıları, milli ve yerli konuları işlemişlerdir. Anadolu halkının sorunlarına ışık tutmayı, onların seslerini duyurmayı ilke edinmişlerdir. Böylelikle merkezi Anadolu, Anadolu sorunları ve Anadolu insanı olan bir edebiyat meydana getirmişlerdir. Bu edebiyatta milli duyarlılık ve hisler ön plana çıkarılmış, sanatçılar kalpleriyle şiir yazmaya başlamışlardır.

Anadolu romantizmi denilen, umutlu, geleceğe iyimser bakan bir edebiyat anlayışı aşağıda bahsedeceğimiz sanatçılar arasında yaygınlık kazanmıştır. Bu edebiyatta konu edinilen Anadolu, şirin ve cazip gösterilmek istenmiş, sürekli yüceltmiştir. Aslında bu yüceltilme biraz da bir görev edasıyla yapıldığı için kimi şairlerce yapmacılıkla eleştirilmiştir. Kimisi de bu duruma daha yumuşak bakarak iyimserlik demekle yetinmişlerdir.

Vatan ve millet sevgisinin aşılandığı ve işlenildiği bu eserler birçok dergi ve gazetede yayınlanmıştır. Milliyetçilik duygusu, temel duygu olarak işlenmiş dolayısıyla “Sanat toplum için yapılır” anlayışı egemen kılınmıştır.

Halk Edebiyatı, Milli Edebiyat ve Beş Hececiler, bu dönemde etkilenilen, örnek alınılan edebiyat dönemleri olmuştur.

Bu dönem edebiyatında dil bilincine ayrı önem verilmiş ve dil bilinci ayrıca işlenmiştir. Yabancı ve alıntı kelimeler mümkün olduğunca kullanılmamaya çalışılmış hatta yerli sözcük arayışları yapılmıştır.

Eserlerde konuşma diline yakın bir dil kullanılmıştır. Esas alınan ağız ise İstanbul Türkçesidir.

Batı edebiyatından etkilenilmekle birlikte Halk Edebiyatı’na bağlı kalınmış ve hece ölçüsü yanında Halk Edebiyatı nazım şekilleri esas alınmıştır.

Şiirde memleketçi bir anlayış hakimdir bu bakımdan bireysellik yok denecek kadar azdır. Ayrıca eserlerde yalın, açık ve sade söyleyişler tercih edilmiş; şiirlerde imge, çağırışımlar kullanılmamıştır.

Yukarıda bahsedilen özellikleri sürdüren sanatçılar edebiyat tarihinde Milli Edebiyat zevk ve anlayışını devam ettiren sanatçılar olarak nitelendirilir. Bu sanatçıların bazıları ve onların edebiyat anlayışlarını vermeden önce şunu belirtmek gerekir ki yazıda sadece sanatçıların göze çarpan özellikleri dile getirilmiştir. Tam hayatı verilmemiştir.

Milli Edebiyat Zevk ve Anlayışını Devam Ettiren Şairler

Ahmet Kutsi Tecer: 1901 yılında Kudüs’te dünyaya geldi; babası Kudüs Düyun-u Umumiyesi müdürü olan Abdurrahman Bey, annesi ise Hatice Hanım olarak bilinir.  Tecer, 4 çocuklu bir ailenin en küçüğüdür ve adı Ahmet’tir. Kutsi adı onun doğum yerine atıfla sonradan verilmiş ve soyadı kanunu ile de Tecer soy ismini alarak bugünkü haline gelmiştir. Tecer soy ismi Sivas’ın bir dağından alınmadır. Ahmet Kutsi Tecer öğretmen, şair, oyun yazarı, siyasetçi kimlikleri ile tanınır.

Ahmet Kutsi Tecer Memleket Edebiyatı’na bağlıdır ve şiirlerinde Anadolu’yu işler. Ayrıca aşk, doğa ve ölüm işlediği diğer konulardır.

“Orada Bir Köy Var Uzakta” adlı şiir ona aittir ve “Nerdesin” şiiriyle birlikte onun tanınmasını sağlamıştır.

“Halay” adlı şiirinde Türk dirlik ve birliğinden söz eder. Cumhuriyet dönemi edebiyat politikası çatışan değil birleşen unsurlar üzerine durduğu için yukarıda bahsi geçen şiir, bu poetikaya uygundur.

Cumhuriyet’in milletleşme politikasını desteklemiştir.

Sivas’ta folklor derlemesi yapmış ve soy ismini de bu derlemeden esinlenerek almıştır. Karacaoğlan ve Yunus Emre çalışmalarına rehber olacak çalışmaları vardır.

Şiire saf şiirin 1921 yılındaki yayın organı Dergah ile başlamış daha sonra Ülkü adlı kendi dergisini yönetmiştir.

Aşık Veysel’i bize kazandıran adam olarak da tanınır.

Şair olduğu kadar oyun da yazmıştır. Şiirlerinde Halk Edebiyatı’nın biçim özeliklerine uyarak dörtlüklerle ve hece ölçüsüyle şiirlerini yazmıştır. Divan Edebiyatı’na karşılık Halk Edebiyatı’nı savunmuştur.

Arif Nihat Asya: “Bayrak Şairi” olarak tanınır. 1904 yılında İnceğiz’de doğan şair, ünlenmesini sağlayan “Bayrak” adlı şiiri, Adana’nın kurtuluş günü olan 5 Ocak’ta yazmıştır. Yine ölümü de 5 Ocak 1975 yılında olan şairin kabri Ankara’dadır. Asıl mesleği edebiyat öğretmenliğidir ki bu bakımdan da oldukça fazla dolaşmıştır.

Fetih Marşı, Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor, Bayrak onun en ünlü şiirleridir. Bu şiirlerinde de görüldüğü gibi kendisi milliyetçi lirik bir şairdir. İşlediği konular Anadolu, vatan – millet sevgisi, bayrak sevgisi gibi konulardır.

Şiirlerinde kaynak olarak Halk Edebiyatını gösterir. Bu bakımdan dili, gösterişsiz ve sadedir.  Hece ve aruz ölçüsüyle yazdığı şiirlerinin yanı sıra serbest yazdığı şiirleri de vardır

Rubai türünün modern Türk edebiyatındaki son temsilcisidir. Bu anlamda geleneği devam ettiren şair olarak da bilinir.

Mensur şiirleri, şiirleri ve düzyazıları vardır.

Hüseyin Nihat Atsız: Milliyetçi şair, yazar ve araştırmacıdır. 12 Ocak 1905 yılında İstanbul’da doğmuştur. Hayatı zorluk ve haksız engellemelerle geçmiştir. İş durumu siyasi iktidara göre değişmiştir bu bakımdan da hayatı boyunca rahat ettiği bir memuriyeti yoktur. Aslen fikir adamı, Türkolog’tur. Kendisini Türkçü – Turancı ve Milliyetçi olarak tanımlar. Bu bakımdan da gerek şiirlerinde gerek yazılarında gerek romanlarında Türkçülükten bir nebze taviz vermemiştir. Ömrünün sonuna kadar oldukça fazla ilgi toplayan Ötüken adlı dergiyi çıkarmıştır. Bunun dışında Atsız Mecmua, Orhun, Orkun dergilerinde de fikirlerini yayma fırsatı vurmuş ve toplumda büyük ses getirmiştir.

Hasan Ali Yücel olan davası ile tanınan Atsız, romanlarında ve şiirlerinde tarih şuurunu irdeler. Hayatı boyunca Türkçülük aşkından vazgeçmemiş iyi bir fikir adamıdır. Yüzlerce yazısı, şiiri bulunmaktadır. 11 Aralık 1975 yılında hastalıktan İstanbul’da ölmüştür.

Kemalettin Kamu: 1901 Bayburt doğumlu Türk şair ve siyasetçidir. Gurbet adlı şiiri yüzünden “Gurbet Şairi” olarak tanınır. 1948 yılında Ankara’da vefat eden Kamu,  açılan İstiklal Marşı şiir yarışmasına da şiir göndermiştir.

Başlangıçta aruz vezni kullanan şair daha sonra hece ölçüsüne yönelmiştir. Vatan sevgisi, gurbet, doğa, ölüm, aşk, ölüm çoğunlukla işlediği konulardır. Halk edebiyatının biçim özelliklerine başarıyla şiirlerine taşımıştır. Lirik bir söyleyişe sahip olan Kemalettin Kamu, Türk Yurdu,Varlık, Ülkü, Kalem ve Oluş dergilerinde şiirler yayımlamıştır.

Şiirlerinde sade ve yalın bir dil kullanan Kemalettin Kamu, “Bingöl Çobanları” adlı pastoral şiiri ile de ün kazanmıştır.

Behçet Kemal Çağlar: 1908 yılında Erzincan’da doğan şair, 24 Ekim 1969 yılında vefat etmiştir. Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte “Onuncu Yıl Marşı” yazmasıyla ünlüdür. Ayrıca hamasi şiirleri ile de tanınmaktadır. 

Atatürk, cumhuriyet, Türklük bilinci konuları onun şiirlerini en sık işlediği temalarıdır. Halk şiiri nazım biçimini kullanan Çağlar, “Ankaralı Aşık Ömer” mahlasıyla şiirler kaleme almıştır.

Şiirlerinin yanında oyunları da olan Çağlar’ın tiyatrolarında Türklük konusu sıklıkla işlenmiştir.

Yukarıda bahsedilen isimlerin dışında da şairler vardır: Ömer Bedrettin Uşaklı ( 1904 – 1946 ), Orhan Şaik Gökyay ( 1902 – 1994 ), Zeki Ömer Defne ( 1903 – 1992 ), Necmettin Halil Onan ( 1902 – 1968 ) ve bir kadın şair Şükufe Nihal Başar ( 1896 – 1973 ).

1980 Sonrası Şiiri ve Dönemin Önemli Temsilcileri

1980 Sonrası Şiiri ve Dönemin Önemli Temsilcileri


1980 askeri darbesinden sonra sinen ve susan sanatçıların oluşturduğu dönem olarak adlandırabiliriz. Bu yüzdendir ki bazı araştırmacılar, eleştirmenler bu şiir dönemini bir kayıp olarak ve 2000’li yıllara kadar devam eden bir sessizlik olur görürler.

Türk şiiri, Doğu etkisindeki edebiyattan Batı etkisindeki edebiyata geçtiğinde, Milli Mücadele döneminde, Cumhuriyet döneminde hep üretici, hep hareketliydi. İkinci Yeniciler, Toplumsal Gerçekçiler, Garip Akımı, Yedi Meşaleciler, Maviciler, Beş Hececiler hep şiirimizde bir hareketliliğe, berekete neden oldular. Lakin 80 darbesinden sonraki dönemde insanlar sustular, şairler sustular ve edebiyatımız bireyselci bir sinmişliğin sessizliğine gömüldüler.

1980 Sonrası Türk Şiirinin Genel Özellikleri

Yukarıda da bahsedildiği gibi bu dönem bir sessizlik dönemidir. Türk şiirine çok da bir katkısı olamamış ya da herhangi bir “değer” katmamış bir dönemdir.

1980 askeri darbesinin öncesinde 1960 askeri darbesi ve 1971 muhtırası gerçekleşmişti. Bu zamanlarda edebiyatımız 80 darbesindeki kadar susmamıştı. Ama dokuz yıl süren askeri darbe, edebiyatımızı derin bir sessizliğe gömdü.

80 öncesinde ortaya çıkan II.Yenicilere yakın bir edebiyat karşıladı 80 sonrasında bizi. 80’den önce topluma yönelen Toplumsal Gerçekçiler bu dönemlerde yerlerini karamsar bir bireyselciliğe bıraktılar. Hoş, halk oylamasında %97’lik bir korku teminatı olan asker yönetimi, edebiyattaki duruma elbette ki göz açtırmayacaktı.

1980 sonrası dönem şiiri, darbeyle birlikte Marksist anlayıştan ve siyasi ideolojilerden uzak durmuştur. Yani toplumda tam bir itaat yaratma çabası, şairlerden başlamıştır. Hatırlamak gerekir ki 1923 sonrası yani Cumhuriyet döneminde sanatçılar, Atatürk devrimlerini halka taşıyan unsurlardı çünkü Atatürk sanatı ve sanatçıyı millete ulaşmada en güçlü unsur olarak görerek onları sürekli yüceltmişti. Yeni kurulan ve 600 yıllık monarşik bir anlayıştan demokrasiye geçerken dahi susturulmayan sanatçılar, hali hazırda demokrasiye 57 yıldır emek vermiş Türkiye’de 80’de susturulmuştur. Edebiyatımız “Sanat toplum için yapılır” anlayışından büyük bir korkuyla uzaklaşarak eski Osmanlı edebiyatının hayali dünyasına sığınmıştır. Korkunun hüküm sürdüğü zamanda zaten devrimden, düşünceden söz edilemez...

1980 sonrasındaki şairler, toplumsal konulardan uzaklaşarak daha çok II.Yeni taklidi bir hal aldılar.

Bu dönem şairlerinin belki en önemli ve güzel düşüncesi Türk edebiyatını bir bütün olarak görmek oldu. Onlar, Divan Edebiyatı’ndan Halk Edebiyatı’na, Garip akınından II.Yeni’ye tüm şiir dönemlerini bir bütün olarak görüp şiirlerinde hepsinden yararlandılar. Bu da onların şiir sanatındaki değerlerini arttırdı.

1980 sonrası şiirde öne çıkan şairler, Haydar Ergülen, Hüseyin Atlansoy, Seyhan Erözçelik, Lale Müdür, Ahmet Erhan ve Küçük İskender oldu.  Özellikle Küçük İskender’in aykırı şiirleri bugün hala ses getirmektedir.

1980 sonrası edebiyat dünyasında dergiler çıkmaya devam etti. Yazko Edebiyat, Üç Çiçek, Şiir Atı ve Sombahar bu dergilerin bazıları ve en önemlileridir.
1980 sonrası şiirinde imgelemeler, çağırışımlar, katmanlı şiirleri oldukça yaygındır, işlenilen konular ise yukarıda da söylediğimiz gibi bireyseldir.

Bu dönem için sayılan şairlerin şiir anlayışları ve kısa yaşam öyküleri şu şekildedir :

1980 Sonrası Şiirinin Önemli Temsilcileri

Haydar Ergülen

14 Ekim 1956 Eskişehir doğumludur. Sosyoloji mezunudur ve şuan Kadir Has ile Bahçeşehir Üniversitelerinde “Yaratıcı Yazarlık” ve “Türk Şiiri ve Şairleri” dersi vermektedir. Sosyolog ve şair kimlikleri ile tanınmaktadır. Ayrıca reklam yazarlığı, reklamcılık ve yayımcılık ile de uğraşmıştır.

1980 sonrası şiirimizin önemli şairlerinden kabul edilir. Siyasi çalkantıların çok olduğu dönemler görmesinin yanında şiirlerinde siyasi bir mesaj ya da konu görülmez. Ayrıca ideolojik yaklaşımların olmaması da da göze çarpmaktadır.

Ölüm, yalnızlık, yabancılaşma, aşk, varoluş problemlerini işler şiirlerinde genelde. Sadece ve lirik bir anlatımı vardır. Katmanlı ya da imgeli anlatımlara çok bulaşmamıştır.
Üç Çiçek ve Şiir Atı dergilerinde ter dökmüştür. Çok sayıda deneme ve akademisyen olmasından ötürü makaleleri de vardır.  Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülüne, Cahit Külebi Özel Ödülüne, Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülüne layık görülmüştür. 2005 yılında ise Keder Gibi Ödünç kitabıyla Cemal Süreya Şiir Ödülüne layık görülen bol ödüllü bir şair – sosyolog – akademisyendir.

Hüseyin Atlansoy

1962 yılında Eskişehir’de doğan şairimiz, Haydar Ergülen gibi hem Eskişehirli hem de Sosyolog’dur. Şiirlerinde çok anlamlılık ve çağrışım vardır. Aynı zamanda gerçekten iyi ironileri bulunur şiirlerinde. Şiirlerini Diriliş, Yönelişler, Yedi İklim, Bürde, Kayıtlar, İpek Dili, Dergâh, Kaşgar ve Hece dergilerinde yayımlayan şairin işlediği konular bireyseldir. Geleneğin imkanlarından sonuna kadar faydalanır ama bu onu daha az özgün yapmaz. Şiirlerinde Sezai Karakoç etkisi görülen şairimizin işlediği başlıca temler, metropol hayatı ve bunun insan üzerine etkisidir.

Murathan Mungan

Mardinli olan yazar, 1955 yılında avukat olan İsmail Mungan ve Habibe Mungan’dan dünyaya gelmiştir. Tiyatro ve radyo oyunu, şiir, deneme, roman, şarkı sözü yazarlığı, öykü, masal, sinema yazısı, senaryo gibi edebiyatın her dalına uzanmış başarılı bir sanatçıdır. 1980 sonrası kuşağın en popüler sanatçısıdır.

Murathan Mungan öğrenim hayatına Mardin’den sonra Ankara’da devam etmiştir. Lisans ve yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamlamıştır. Bu bakımdan tiyatroya olan ilgisi bir hobiden ötedir. Ayrıca yazdığı “Bir Garip Orhan Veli” tiyatrosuyla da büyük beğeni toplamıştır.

Çalışkan sanatçımızın, metinler arası bağlar kurduğu şiirlerindeki genel konuları, kendilik sorunları, kendini tanıma ve kabullenme sorunlarıdır.

Yazılarında kadınlara ayrı değer vermiş onların iç dünyalarını başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Bu aşamada “Kadından Kentler” öykü kitabı ve “Yüksek Topuklar” romanı ( ayrıca tek romanıdır ) kesinlikle anılmaya değerdir.

Küçük İskender

Asıl adı Derman İskender Över olan yazar – şairimiz 28 Mayıs 1964 yılında İstanbul’da doğmuştur. Girdiği tıp fakültesini son sınıfta yarıda bırakıp sosyoloji bölümüne heveslense de bu bölümü de 3 yıl sonra bırakmıştır. Eleştiri, deneme yazıları yayınlanmış ama profesyonel anlamda ilk şiiri Adam Sanat Dergisi’nde 1985’te yayımlanmış. Avrupa’da birçok şiir ve edebiyat ödülüne layık görülmüştür.

Şiirlerinde açık bir isyan ve saldırı vardır. Argo kullanmaktan çekinmez ve cinsellik üzerine de yazmaktan bunalmaz. Kendi çapında cesur birisidir. Şiirlerinde kullandığı küfür, mahalli özelikler de açıkçası onu oldukça özel kılmaktadır.

Genç şairleri besleyen bir ruh yapısında sahiptir. Genç şairlerle Anadolu’nun çeşitli yerlerini (Ankara, İzmir, İzmit, Elazığ, Gaziantep, Milas, Seferihisar, Gümüşlük, Bodrum, Bolu, Kırşehir )gezmiş ve ünlü sanatçı, gruplarla turnelere katılmıştır.

Oyunculuk deneyimi de olan Küçük İskender,  2003 yapımı Mustafa Altıoklar’ın “Ağır Roman” adlı filminde oynamıştır. Ayrıca “O Şimdi Asker” filminde de küçük bir rolde görüyoruz kendisini.

Kendisinden bahsetmeyi pek seven birisi olduğu için popüler sayılır. Şiirleri, isyan ve saldırganlık bakımından değerlendirildiğinde gayet iyidir ama aynı zamanda özgündür de. Bu özgünlük onun küfür kullanımından değil, konuları işleyişinden dile gelmektedir.

Türkiye’de de oldukça fazla ödüle sahip olan şairimizin, en önemli özelliği ( Erdal Öz Edebiyat Ödülü Jürisine göre ) 30 yıllık sanat hayatında tutarlı bir tavır sergilemesidir. Ayrıca bir akım başlatmasa dahi özgün olması, kendi dönemi şairlerinde pek fazla görülmeyen bir özellik olduğu için özgünlük tarafı da Erdal Öz edebiyat ödülünü almasına neden olmuştur. Bazı çevreler inkar etseler de durağan edebiyatımıza yeni bir soluk getirdiği de gerçektir.

Yüze yakın eseri vardır. 

Ahmet Mithat Efendi’nin Edebi Kişiliği

Ahmet Mithat Efendi’nin Edebi Kişiliği


Ahmet Mithat Efendi’nin Hayatı
Edebiyatımızın “ yazı makinesi” , yazdıklarının hesabını kendisi bile bilmeyen çalışkan yazarıdır. İstanbul’da 1844 yılında Bezci esnafı Hacı Süleyman Ağa’nın oğludur.  Annesi, Nefise Hanımdır. Nefise Hanım, Süleyman Ağa ile ikinci evliliğini yapmış ve önceki evlilikten Hafız İbrahim adlı bir ağabeyi ve Halime, Şerife , İsmet adındaki kız kardeşleri vardır Mithat Efendi’nin.

Babasını küçük yaşta yitirmiştir. Bu yüzden de ailecek ağabeyleri Hafız Ağa’nın yanına Virdin’e gittiler ve tarihler 1854 yılını gösteriyordu.  Ahmet Mithat, ilk öğrenimine burada başladı. 1857 yılında ailecek İstanbul’a taşındıktan sonra Ahmet Mithat, çırak olarak bir attara verildi. Mısır çarşısında çıraklık yaparken, Hacı İbrahim efendi diye birinden Arapça, yabancı birisinden de Fransızca öğrendi.

Ağabeyleri, 1861 yılında aileyi yanına Niş’e aldırdı. Ahmet Mithat Efendi, Niş Rüşdiyesinde öğrenim hayatına devam etti ve okuldan sonra yani 1864 yılında Rusçuk’ta Tuna Vilayeti Mektubî Kalemi’nde memur olarak çalışmaya başladı.
Çalışkanlığıyla Mithat Paşa’nın dikkatini çekti ve bugüne kadar sadece Ahmet olan adı, Mithat Paşa’nın ona kendi adını vermesiyle Ahmet Mithat oldu.

O gerçekten hayatı boyunca çalışmış ve deyim yerindeyse tırnakları ile bir yere gelmiş birisiydi.  Bu bakımdan bir yandan Fransızcasını ilerletmek için çalışması bir yandan Tuna Gazetesine yazılar yetiştirmesi bir yanda da devlet memurluğuna devam etmesi hayatının tipik temposuydu.

1866 yılında mühendis tercümanı olarak Sofya’ya gönderildi ve ailesinin isteği ile evlendirildi. Bu arada o Tuna gazetesin başyazarı olmuştu bile.

Düzensiz bir yaşam sürdürüyordu ve bu düzensiz yaşamı yüzünden ağabeyi ile kavga etti ve onun evini terk etti. Rusçuk’a döndüğünde ne karısı ne de ailesi vardı. Bir süre tapuda yazı kopya ederek geçimini sağlamaya çalıştı.

Bu sırada Muhacirin Komisyonu Başkanı Şakir Bey ile tanıştı ve Şakir Bey onun koruyucusu oldu. Bu sayede karısını Sofya’dan kendi yanına aldırdı.  Tuna Nehri İdaresi sandık eminliği, Ziraat Müdürlüğü Katipliği gibi o zamanının iyi görevlerine getirildi.

1869 yılında Bağdat Valisi olarak atanan Mithat Paşa ardından Bağdat’a gitti. Vilâyet Matbaasını ve Zevm adındaki gazeteyi işletmeye başladı.

Ağabeyi ölünce ailenin diğer erkeği olarak ev geçimi sorumluluğu ona düştü ve o da İstanbul’a dönmeye karar verdi. 1871 yılında İstanbul’a, annesinin ve kız kardeşlerinin yanında döndü.

Bu zamanlar onun yükselme devri olarak kabul edilebilir. Ceride-i Askeriyye adlı gazetede başyazarlık yapmasının yanı sıra Tahtakale’de bulunan evini matbaaya dönüştürerek kendi kitaplarını  kendi basmaya başladı. Kısa sürede yazdıkları tuttu ve matbaayı genişletmek için amacıyla onu Babıâli’ye taşıdı. Basiret adlı dergide yazarken Namık Kemal ile tanıştı ve Namık Kemal’in yazdığı gazete olan İbret gazetesinin basımını üstlendi. İbret gazetesi Vatan yahut Silistre piyesinin tefrika edildiği gazete idi ve piyes sahnelenince çıkan olaylar üzerine Namık Kemal tutuklanırken, gazetenin basım işlerini yürüttüğü için Ahmet Mithat da tutuklandı ve sürüldüler. Sürülmesinin öncesinde matbaası varken Devir ve Bedir adlı iki gazete ile Dağarcık adındaki diğer gazetede aynı anda yazı yazmaktaydı.

Sürgüne gönderilen Ahmet Mithat Efendi, Abdülaziz’in tahtan inip yerine V.Murat’ın tahta çıkması ve ( 3 yıl süren Rodos Sürgünü ) sürgündekilere af gelmesiyle birlikte memleketlerine geri dönebildiler. Döner dönmez de İttihad adlı gazeteyi çıkarmaya başladı 1876 yılı onun için iyiydi. V. Murat’ın yerine II. Abdülhamit’in tahta çıkmasıyla padişahın gözüne girdi. Sonraki yıllar ise velinimeti Mithat Paşa’nın yargılanması ve sürülmesi onu çok üzdü. Bu olayların içinde de olsa sonuca engel olamadı.

Refah dönemi dediğimiz zamanlar ise 1878 yılında  34 yaşında başlar Ahmet Mithat için. O zamanlarda Takvim-i Vekayi’ye (1878 yılında) müdür olur.  Ayrıca Tercüman-ı Ahval’in tüm yazılarını kendisi yazıyordu ( Daha sonra kadro genişledi. Tercüman-i Ahval devlet gazetesi idi ve en uzun ömürlü gazetemizdir. ) . Ondan bir yıl sonra da Matbaa-i Amire’ye müdür olur. Bunu 1885 yılında Karantina başkatipliği, 1895 yılında Meclis-i Umûr-ı Sıhhıye ikinci başkanlığı görevlerine getirildi.

Bir ara devlet tarafından Osmanlı Devleti’ni temsil etmek için Stockholm’a gönderilir.
Meşrutiyet zamanı emekliye ayrılır. Bu yıllarda Darülfünun’da, Medresetü’l Vâizin’de ve Darü’l Mualimmat’ta tarih, dinler tarihi, pedagoji dersleri verir. Darüşşafaka’da ücretsiz görev alıyordu ve bu durumda nöbeti esnasında hayata gözlerini yumdu. Tarihler 1913’ü gösteriyordu.

Ahmet Mithat Efendi’nin  Edebi Kişiliği

Lakabı YAZI MAKİNESİ’dir. Hayatı boyunca sayısı 200’e yakın eser vermiştir. Birçok eserinin adını, kendisinin dahi hatırlamadığını söyler.

Amacı halkı eğitmektir. Bu bakımdan da araştırır ve hemen hemen yazmadığı konu yoktur: Çocuk bakımı, hokkabazlık, yanlış Batılılaşma, iffet, şeref, matematik, askerlik, medeni haklar, sosyal haklar, ahlak, cariyelik, sosyal kurumlar, tarih, polisiye, aşk, macera…

Edebiyatın; yazının tüm türlerinde eser vermiştir diyebiliriz: Tenkit, roman, öykü, tiyatro, çeviri, telif, gezi, felsefe, psikoloji, makale, fıkra..

Halk için roman” anlayışı vardır ve amacı halkın eğitim ve bilgi seviyesini yükseltmektedir. Bu bakımdan her konuda roman yazar ve roman yazarken romanı bölüp aralarda ansiklopedik açıklamalar yapar. Onun eserlerini okurken sanki yeni öğrenilen bir bilgiyi aktarma hevesi görürsünüz. Hani roman ya da öykü yazmasa, düz olarak bilgi verse, bunun okunmayacağını bilir de bu yüzden edebiyatı kullanır tadı vardır.

Benimsediği amaç yüzünden de meddah tarzında yazar.

Romanları teknik açıdan oldukça kusurludur. Açıklamalar yaparak romandaki olay akışını kesmesi bir yana birçok bilgisi de gereksiz ayrıntılılarla doludur. Ayrıca tiyatroları da sosyal amaca hizmet ettiği için onlarda da teknik oldukça zayıftır.

Romantik akımı temsil eder.

Tanzimat’ın hem birinci hem de ikinci dönem yazarıdır ama anlatış ve tarz  olarak birinci döneme daha yatkındır.

En popüler, halk arasında en çok tanınan yazardır. Bu bakımdan ilk popüler yazarımız diyebiliriz.

Polemiğe girmiş, Servet-i Fünun şairlerinden Cenap Şehabettin’e ve diğer Servet-i Fünunculara “Dekadan” diyerek polemik tarihine de iz bırakmıştır.

Eserlerinde kadınlara değer vermiş, kadınların okuması, bir meslek sahibi olmalarını savunmuş ve bu konuyu Felsefe-i Zenan, Diplomalı Kız vb eserlerinde işlemiştir.

Roman ve hikayelerindeki mekan oldukça geniştir. Balkanlar, Arap Yarımadası, Kuzey Afrika, Batı Avrupa onun eserlerindeki yerlerin bir kısmıdır.

Halk hikayelerinin etkisindedir. Öyle ki romanlarında ödül- ceza sistemi, bir iyi ve bir kötü taraf ayrıca “İyiler hep kazanır, kötüler hep kaybeder” anlayışı vardır.

Çok fazla eser vermesine rağmen konu tekrarına düşmez.

Eğer beğendiği bir Batılı yazar varsa bu yazarın romanının benzerini yazmaktan ve bunu açıklamaktan çekinmez. Bu da aslında onun edebiyat hayatının sonunu hazırlamıştır.

Onun romanları öğreteceği bir şey kalmadığı gün bitecekti ve o da bunun farkındaydı. Meşrutiyet döneminden sonra öğretecek bir şey kalmadı ve o da Meşrutiyet döneminden sonra yazmadı.

Onun yazarlık hayatını çok iyi anlatır Tanpınar şu satırlarında : “ Bir zamanlar attar çıraklığı yaptığı Mısır Çarşısı esnafının içinde, onlara yarenlik  edermiş gibi yazar… Onun sanatı yoktur, daima halka yönelen iyi niyetleri vardır”
 
İLKLERİ:
  1. Esaret müessesini eserlerinde tenkit eden ilk yazardır.
  2. Esrar-i Cinayet ilk polisiye romanımızdır.
  3. Hasan Mellah ilk macera romanımızdır.
  4. Edebiyatımızın ilk öyküsü Letaif-i Rivayet,  onun kaleminden çıkmıştır.
  5. Voltaire Yirmi Yaşında ilk biyografik romanımızdır.
  6. Müşahedat ilk natüralist romandır.
  7. Acâib-i Âlem ve Amerika Doktorları ilk fennî romanımızı yazmıştır.
  8. Geniş coğrafî mekanları ile Tanzimat Edebiyatı’na egzotizm kavramını sokmuştur.
ESERLERİ

Romanları
  • Hasan Mellâh yâhud Sır İçinde Esrar (1874)
  • Dünyaya İkinci Geliş yâhut İstanbul’da Neler Olmuş (1875)
  • Hüseyin Fellah (1875)
  • Felâtun Bey ile Râkım Efendi (1875)
  • Karı-Koca Masalı (1875)
  • Paris'de Bir Türk (1876)
  • Çengi (1877, oyun)
  • Süleyman Musûlî (1877)
  • Yeryüzünde Bir Melek (1879)
  • Henüz On Yedi Yaşında (1881)
  • Karnaval (1881)
  • Amiral Bing (1881)
  • Vah! (1882)
  • Acâib-i Âlem (1882)
  • Dürdâne Hanım (1882)
  • Esrâr-ı Cinâyât (1884)
  • Cellâd (1884)
  • Volter Yirmi Yaşında (1884)
  • Hayret (1885)
  • Cinli Han (1885)
  • Çingene (1886)
  • Demir Bey yâhud İnkişâf-ı Esrâr (1887)
  • Fennî Bir Roman Yâhud Amerika Doktorları (1888)
  • Haydut Montari (1888)
  • Arnavutlar-Solyotlar (1888)
  • Gürcü Kızı yâhud İntikam (1888)
  • Nedâmet mi? Heyhât (1889)
  • Rikalda yâhut Amerika'da Vahşet Âlemi (1889)
  • Aleksandr Stradella (1889)
  • Şeytankaya Tılsımı (1889)
  • Müşâhedât (1890)
  • Ahmed Metin ve Şîrzât (1891)
  • Bir Acîbe-i Saydiyye (1894)
  • Taaffüf (1895)
  • Gönüllü (1896)
  • Eski Mektûblar (1897)
  • Mesâil-i Muğlaka (1898)
  • Altın Âşıkları (1899)
  • Hikmet-i Peder (1900)
  • Jön Türkler (1910)
Öyküleri
  • KıssadanHISSE (1870)
  • Letâif-i rivayat
  • Suni'fi Zann(1870)
  • Gençlik (1870)
  • Esâret (1870)
  • Teehhül (1870)
  • Felsefe-i Zenân (1870)
  • Gönül (1870)
  • Mihnetkeşân (1870)
  • Firkat (1870)
  • Yeniçeriler (1871)
  • Ölüm Allâhın Emri (1873)
  • Bir Gerçek Hikâye (1876)
  • Bir Fitnekâr (1876)
  • Nasîb (1877)
  • Çifte İntikam (1887)
  • Para (1887)
  • Kısmetinde Olanın Kaşığında Çıkar (1887)
  • Diplomalı Kız (1890)
  • Dolabdan Temâşâ (1890)
  • İki Hud'akâr (1893)
  • Emânetçi Sıdkı (1893)
  • Cankurtaranlar (1893)
  • Ana-Kız (1893)
  • Durûb-u Emsâl-i Osmâniyye Hikamiyyatının Ahkâmını Tasvir (1872)
  • Hayâl-Hakîkat (1891)
Diğer Yapıtları
  • Üss-i İnkılâb ve Zübdetül Hakâyık (3 cilt, 1877-78)
  • Müdâfa'a (3 cilt, 1883-85)
  • İstibşâr (1892)
  • Beşâir
  • Nizâ'-ı ilm ü din (4 cilt)
  • Şopenhavr'ın Hikmet-i Cedidesi
  • Volter
  • Beşir Fuad
  • Avrupa'da Bir Cevelan (seyahatname, 1890'da yayımlamış)
  • Menfa (özyaşamöyküsü)
Bu yazı hazırlanırken, Atilla Özkırımlı Türk Edebiyatı Ansiklopedisi ( c.1 s.58 – 59 ) ve Türk Dili ve Edebiyatı / Akçağ Yayınları ( s.235 )kaynaklarından yararlanılmıştır.